Hz. Ali efendimiz (r.a.) “Edeb aklın dışardan görünüşüdür” buyurmuştur.
Besbelli ki Hz. Ali efendimizin (r.a.) bu derin hikmetli sözünde kasdettiği “akıl”, câhiliye toplumlarına has “müstekbir” ve “müstağni”, yani alabildiğine kibirli ve kendi kendine yeterli olduğuna inanan, dolayısıyla da kendi kendini ilâhlaştırmış olan “akıl” değildir. Bu yüzden âhir zaman câhiliyesinin, özellikle ve öncelikle İslâm’a dair herşeyi alabildiğine saptırma “misyon”unu gözönüne alarak, “akl-ı selîm müeddebdir” demek pek yerinde bir ifade olur.
“Edeb”in beslenme kaynağı “hayâ”dır.
“Hayâ” ki münhasıran “İnsana has bir duygudur. İnsan hayâ sahibi olmakla, her istediğini yapmaktan kendini alıkoyarak hayvandan ayrılır”**. Fakîrin “edeben örtünme” diye tarif etmeyi uygun bulduğu “tesettür”, medeniyetin, medenî toplumların “şiar”larından, yani “ayırt edici ve aynı zamanda üstün kılıcı işaret”lerindendir. Bu konuda gayr-i Müslim ulema da hemfikirdir.
Medeniyetin kemâle ermiş hâli, hiç kuşku yok ki, münhasıran aslî kaynaklarına azamî sadakat ve ihlâsla bağlı kalınarak yaşandığı ve yaşatıldığı sürece İslâm’dır.
İslâm, yani hakiki mânâda teslimiyet, Âlemerin Rabbi Yüce
ALLAH’ın, celle celâluhu, mubârek Hucurât suresinin ondördüncü âyet-i kerimesinde açık ve kesin bir şekilde bildirdiği gibi, ancak imanın kalbe yerleşmesiyle mümkündür. Bir başka deyişle öncelikle mâneviyâta ait bir meseledir.
Hak ve Hakikat önce akıl vâsıtasıyla öğrenilir, idrâk edilir ve ancak ondan sonra kalbdeki, deyim yerindeyse, “aslî yerini” alır. Ashâb-ı Kirâm’dan Zeyd İbnu Talhâ İbnu Rukâne (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayâdır".
İslâm’ın dev ulemâsından –mekânları Cennet olsun- rahmetli Buhârî ve Müslim, Hadîs-i Şerif külliyatlarının “İman” bahsinde Muazzez Peygamberimizin (s.a.v.) "Hayânın azlığı küfürdür" ve "Hayâ imandandır" buyurduklarını kaydetmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki İslâmî “tesettür”ü, “saçının bir kılını dahi göstermemecesine” sımsıkı örtülmüş olsa dahi, münhasıran “başörtüsü”ne indirgemek mümkün değildir!
İslâmî “tesettür” herşeyden önce Mü’min ve de Mü’mine Müslümanın mânevî dünyasında başlar. Bir başka deyişle, İslâmî “tesettür”ün “ete kemiğe bürünüp” şekle/zarfa/kılık-kıyafete yansımadan evvel zihne yerleşip, orada iyice olgunlaşması gerekir. İnsanı besleyen, ona sıhhat ve âfiyet veren meyvelerin sıhhat ve âfiyet verici niteliği, tohumunda/çekirdeğinde bilkuvve mevcuttur ama bir meyve ne kadar faydalı olursa olsun, olgunlaşmadan yenmeye kalkışılırsa fayda değil zarar verir. Faydalı meyveden en yüksek verim ise, onu taşıyan ağacın mutlaka bilgi ve tecrübeyle beslenen, özenli ve düzenli bir bakıma tâbi tutulmasıyla sağlanır. İnsan fıtratında bilkuvve mevcut olan hayânın meyvesi olan “edeb” ve “edeb”in dışarıdan görünüşü/dışa yansıması demek olan “tesettür” için de aynı kural geçerlidir.
“Edeb”, “bilgi”yle değil, “görgü”yle kazanılır.
İslâmî “tesettür” ancak Muazzez Peygamberimizin (s.a.v.) “melek mesâbesindedir” buyurduğu yavrularımızın pâk ruhlarına “edeb” oyasının, “görgü” kukası ve “şefkat” tığı ile ilmek ilmek işlenmesiyle kâmil mânâda gerçekleşir. Yoksa, “dostlar alış-verişte görsün” misâli, “Başörtüsü örtülecek! Başörtüsü örtme vaziyeti al! Ört!” komutuyla İslâmî “tesettür”ün bu “mütemmim cüz”üne zamanından çok önce ve de mânevî temeli sağlamlaştırılmadan büründürülenler, “Başörtüsü açılacak! Başörtüsü açma vaziyeti al! Aç!” komutuna, nereden gelirse gelsin, icâbet etme refleksini ânında gösteriverirler.
“Bir zamanlar sivil toplumun hür irâdesi üzerinde gönüllerince at oynatan müstebitlerin devri, elhamdulillâh, nicedir kapandı! Telâşın yersiz!” diye fakîrin ikazlarına dudak bükenleri görür gibi oluyorum.
Elhak, doğrudur.
Ama şunu sakın unutmayın, ey benim başımın tâcı-gözümün nûru Mü’min ve de Mü’mine Müslüman kardeşlerim, durum yalnızca, sivil iradeyi kaba kuvvetle abluka altına alıp, hür fikir ve vicdanların kararlarına ambargo koyma zorbalığı âhir zamanda artık “out”(!) olduğu için böyle. Şimdilerde “in”(!) olan, mubârek Kur’ân’ın mubârek Zuhruf suresinin ellidördüncü âyet-i kerimesinde bize, en az zorbaca dayatma kadar eski bir yöntem olduğunu bildirdiği yöntemle, câhiliye medyasını alabildiğine kullanarak, hanelerimize “ar damarı patlatan” türünden allı-pullu “bubi tuzakları” döşeyip, oradan dalmak ve “Madem ki derdiniz ille de başörtüsü, alın başörtünüz sizin olsun, tepe tepe kullanın. Biz onun içini bir güzel boşaltıp, göbekleri açtırmaya dünden talip ve de râzıyız!” demek.
Müteyakkız olun, müteyakkız kalın!
*Hadîs-i Şerîf
** Râğıb: El-Mufredât fî Ğarîbi’l-Qur’ân
Kısa ve öz yazı
Yazan:: Birisi (Kayıtlı) Tarih: 15-02-2008 22:16