| Yazan: R.İHSAN ELİAÇIK / Kaynak: Dogudan Dergisi 2008 Sayi:4,
Tarih: 13-02-2010 15:46
|
Okunma Sayısı : 242 |
Beğenilme : 11 |
Yayınlama yeri : Araştırmalar, Makaleler |
Özet Bu makalede yirminci yüzyıl İslam siyaset düşüncesinin devraldığı tarihsel (Sünni) miras incelenmektedir. Bu doğrultuda, sırasıyla Maverdi, Gazali, İbn Cema’a ve İbn Teymiye gibi isimlerin görüşleri ana hatlarıyla ele alınmıştır. Günümüzde çoğu dinî çevrenin düşüncesi, bu düşünürlerin fikirleri etrafında şekillenmektedir. Bu nedenle, Sünni Saltanat İdeolojisi ve Şii İmamet Mitolojisi’ni aşmak ve yeni siyasi anlayışlar, üst anlatılar, hareketler, icraatlar ve kurumlar oluşturmak için İslam dünyasında siyaset düşüncesinin tarihsel mirası ile yüzleşmek ve hesaplaşmak bir ön koşuldur. Bu makale, Sünni Saltanat İdeolojisi üzerine odaklanarak bu doğrultuda bir katkı yapma´çabasıdır.
Bu yazı çerçevesinde “Doğu”dan kastımız İslam dünyasıdır. İslam dünyasında siyaset düşüncesi, geçen yüzyıllar boyunca kendisini inşa süreci yaşamıştır. “İslam dünyasında siyaset düşüncesi”nden kastımız ise Emevi, Abbasi, Fatımi, Buveyhi, Selçuklu, Memluk ve Osmanlı “askerî tarım imparatorlukları” çağlarının dinî-siyasi ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen siyaset fıkhıdır. Bugün adına siyaset veya devlet felsefesi de denilen bu konular klasik doğu metinlerinde “Siyasetname” geleneği ile günümüze ulaşmaktadır. Ayrıca ahlak kitaplarının “Tedbiru’l-Mudun” bölümleri ile fıkıh kitaplarının “Hilafet ve İmamet” başlıklı bölümleri geçen yüzyıllardaki İslam siyaset düşüncesinin klasik metinlerini günümüze aktarmaktadırlar. Araştırmamızı bu klasik metinlerle sınırlı tutacağız. Muaviye ile başlayıp son Müslüman askerî tarım imparatorluğu olan Osmanlı’nın çöküşüne kadar gelen tarihsel zamanı, bir tek “tarihî blok” olarak değerlendirerek bu dönemde üretilen siyaset düşüncesi ile yüzleşmek gerekmektedir. Aksi hâlde şu ana kadar üretilen yegâne iki siyasi muhayyile olan “Şii İmamet Mitolojisi” ve “Sünni Saltanat İdeolojisi” aşılamayacak, inkişaf ettirilemeyecek, tarihin gerisinde kalınmaya devam edilecektir. Bu yüzleşme, Muaviye ile başlayan ve Osmanlı’nın çöküşü ile biten tarihsel zamanı ve bu zamanın siyaset fakihlerini tek tek ele alarak, bu dönemler boyunca üretilen yegâne iki siyasi muhayyile olan “Şii İmamet” ve “Sünni Saltanat” düşüncelerinin nasıl oluştuğunu, bu işin mimarlarının kimler olduğunu, hangi şartlarda böylesi bir siyasi tasavvuru inşa ettiklerini derinlemesine analiz etmeyi gerektirmektedir. Böylece yirminci yüzyıl İslam siyaset düşüncesinin nasıl bir tarihsel mirası devraldığı gözler önüne serilmiş olacaktır. Yeni siyaset ve devlet tasavvurlarının inşası işte bu noktadan başlayacaktır. Geçen bin yılın Müslüman devlet tasavvurunu icraat ve fikirleriyle inşa eden en önemli ona yakın sima bulunmaktadır. Onlarcasının içinden seçtiğimiz bu simalar, Şii ve Sünni kanatlarıyla geçmişin Müslüman devlet muhayyilesini yansıtması bakımından yeterli çap ve etkiye sahip bulunmaktadır. Bu simalar: Muaviye, Muhtar es- Sakafi, İbnu’l-Mukaffa, Seffah, Cahiz, Farabi, Kuleyni, Şeyh Mufid, Maverdi, Nizamülmülk, Gazali, İbn Cema’a, Nasıreddin et-Tusi, Turtuşi ve İbn Teymiye vb. dir. Ancak bu yazıda yer darlığı sebebiyle bunların tamamı üzerinde değil, “Sünni Saltanat İdeolojisi”nin, geçen bin yılın başlarındaki mimarları olan Maverdi, Gazali, İbn Cema’a ve İbn Teymiye üzerinde duracağız. “Şii İmamet Mitolojisi”sini ise başka bir yazıda ele alacağız. Bugün yirminci yüzyıl İslam siyaset düşüncesinin (Sünni kanadına) aktarılan siyasi düşünce mirası, esas itibarıyla bu simaların fikirlerine dayanmaktadır.
Maverdi (öl.450/1063) “Adil Sultan” veya “Sünni Saltanat” anlayışının en önemli mimarlarından Maverdi’nin yaşadığı çağ, Abbasi İmparatorluğu’nun derin siyasi bunalım ve kriz yaşadığı bir dönemdir. Bu dönemde İslam dünyası üç büyük siyasi bloğa ayrılmış durumdadır: Abbasiler, Fatımiler ve Endülüs Emevileri. Maverdi, Abbasilerin başkenti Bağdat’ta oturmakta ve İslam dünyasına Bağdat’ın penceresinden bakmaktadır. O dönemlerde Bağdat, göstermelik bir dinî kurum hâline gelen hilafet merkezidir. Fiili olarak ise İran’da Buveyhiler idareye el koymuş, Bağdat’a sadece manevi bağlılık duyguları beslemektedirler. Tabiri caizse Bağdat’taki halife sadece DUA etmekle yetinmekte, fakat kılıç Buveyhilerin elinde durmaktadır. Bu ortamda Maverdi’nin devletin denetimini elinde tutan Buveyhilere karşı Abbasi halifelerinin otoritesini savunarak “yürürlükteki duruma” teorik bir temel bulmaya çalıştığını görüyoruz. Maverdi’nin amacı, dinî otoriteyi temsil eden Abbasi “halifeleri” ile siyasi otoriteyi kontrol eden Buveyhi “emirleri” arasındaki otorite alanlarının sınırlarının çizilmesi için gerekli ideolojiyi üretmekti. Öte yandan sadece Buveyhiler değil, Türk ve İran kökenli birçok liderden Abbasi Devleti’ni tehdit eden çıkışlar söz konusuydu. Bağdat, hilafetin Araplardan çıkmasını ciddi bir “tehdit” olarak algılıyordu. Maverdi, Abbasilere o dönemde çok ihtiyaç duydukları bir imparatorluk ideolojisi üreterek, Bağdat’ın, Mısır’daki Fatımiler ve Endülüs’teki Emeviler dışındaki tüm doğu İslam dünyasındaki merkezî otoritesini pekiştirmek istemekteydi. Bu açıdan Maverdi’nin hilafetin şartlarını sıralarken öne sürdüğü “Kureyşlilik” şartı hiç de tesadüfi değildir. Maverdi’nin bu amaçlar doğrultusunda siyasetname geleneğini sürdürerek birkaç siyasi eser kaleme aldığını görüyoruz; el-Ahkamu’s- Sultaniyye, Abbasi İmparatorluğu’nun o günkü dinî-siyasi durumunu meşrulaştırmaya yönelik teorik ve pratik argümanlar içerir. İmamet ve hilafet teorisi en geniş anlamıyla temellendirilir. Vezaret ve vilayet gibi devletin idari taksimatı ele alınır. Kitap, mahkemelerin idaresi, divanların teşekkülü, cuma ve bayram namazlarının imameti, malların idaresi, tertibi ve nizamı vb. konularıyla tam bir siyaset fıkhı görünümündedir. Kitabu’l-Vuzera, vezir kelimesinin kökeni ve Kur’an’daki delillerinin zikredilmesiyle başlar. Vezirliğin çeşitleri, tevfiz ve tenfiz vezirliği, görevleri ve birbirinden farkları anlatılır. Vezirin taşıması gereken vasıflar, melike ve halka karşı davranışlarının nasıl olması gerektiği işlenir. Mükemmel bir vezirin nasıl olması gerektiği bütün şart ve esasları ile açıklanır. Tuhfetu’l- Mulukiye adlı eserinde ise Maverdi, aklın ve meşveretin gerekliliğini izah ettikten sonra adaletin devlet yönetiminde vazgeçilmez bir unsur olduğunu anlatır. Sonraki bölümlerinde ise şükür üzerinde durur. Meliklerin ve yöneticilerin ahlakı konusunu işler. Edebi’l-Kadı’da Maverdi, kaza ve adliye teşkilatı ile ilgili görüşlerini işler. İnsanlar arasında adaleti hâkim kılan kurum olarak adliyenin, Kitap, sünnet, icma ve kıyastaki delillerini aktarır. Mükemmel bir kadının nasıl olması gerektiği, kadının maaşı, melikle ilişkileri, adaleti yerine getirirken dikkat edeceği hususlar, davalı ve davacının durumları, delil getirme, yemin vs. bütün bu konular detaylı olarak ele alınır. Nasihatu’l- Muluk adlı eser ise adından da anlaşılacağı gibi sultanlara nasihat amacıyla yazılmıştır. Maverdi, teorik olarak, devletin temellerini altı esasa dayandırmaktadır; din, otorite, ADALET, güvenlik, refah ve kalkınma. Pratikte ise devletten kastettiği, başında Bağdat’ta oturan halifenin bulunduğu Abbasi İmparatorluğu’dur. Maverdi’nin yürürlükteki durum ilkesinden hareketle oluşturduğu “melik” (sultan) ana siyasi kavramı aslında Bağdat’ta oturan Abbasi Halifesi Kadir (öl.422/1031) ve sonraki Halife Kaim’den (öl. 467/1075) başkası değildir. Çünkü Maverdi bu iki sultan zamanında, aynı yerde, başkent Bağdat’ta yaşamıştır. Ana başlıklarıyla aşağıya çıkaracağımız Maverdi’nin siyasi görüşleri, bu açıdan Halife Kadir veya Kaim’in merkezde olduğu bir siyasi muhayyileyi resmeder. Bugünden okunduğunda sanki bir siyasi projeyi andıran bu fikirler, gerçekte o gün “yürürlükteki durumun” pekiştirilmesi ve Abbasi İmparatorluğu’nun dirlik ve düzeni adına üretilmiştir: “ALLAH, melikleri yeryüzünde kendisinin halifesi, kulların koruyucusu ve hükümleri uygulayacak kimseler kılmıştır. Çünkü Allah’ın emirlerini yeryüzünde uygulamak, insanlar arasında adaleti hâkim kılmak, beldeleri imar edip insanların huzurunu sağlamak meliklerin görevleri arasındadır. Sultan kelimesi ise kudretli bir emiri veya belirli bir bölgedeki müstakil hükümdarı ifade eder. Allahuteala adaletli melik ve sultanları kulları üzerine delil kılmıştır. İnsanlar arasındaki zulmü, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan sultanın otoritesi önleyebilir. Melikte bulunması gereken özellikler; akıl, sıhhat, sağlık, adalet, ilim, yetenek, güç ve cesaret ile Kureyş soyundan olmaktır. Ayrıca melik, Allah korkusu, dinde derinlik, nefsine hâkim olabilme özelliklerine sahip olmalıdır. Melik âlimlerden bir meclis oluşturmalı, işlerini ciddiyetle yapmalı, sabırlı, cömert, affedici ve tatlı-sert arası bulunmalıdır. Sır saklamasını bilmeli, sözünde durmalı, nimete karşı şükretmeli, tedbirli olmalı, huzura girişi kolaylaştırmalıdır. Melik, haram ve helal sınırlarını çiğnememelidir. İçki, zina, şehvet düşkünlüğü vb. ahlaki zaaflardan şiddetle uzak durmalıdır... Melik ileride yerine geçecek çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmelidir. Ona özel eğiticiler tutmalı ve ahlaklı, dindar, bilgili, kültürlü bir sultan olacak şekilde daha küçükken yetiştirmelidir. Melikin kendisinin yerine geçecek çocuğunu veliaht Hz.Ebubekir ve Hz. Ömer’in uygulamalarından, Emevi ve Abbasi sultanlarının teamüllerinden anlaşılan budur. Hatta Hz. Peygamberin, Mute savaşında biri ölünce diğeri yerine geçecek şekilde üç komutan tayin etmesinden de anlaşılıyor ki devlet yönetiminde birden çok veliaht tayini bile caizdir. Melik, devlet işlerinde çalışacak üst düzey yöneticileri özenle seçmelidir; akıllı, dindar, iffetli, güvenilir, zeki, işinin ehli, mesleğinde uzman ve asil karakterli olmalıdırlar. Herkeste bu özelikler bulunmayabilir ama mutlaka gerekli olanlar akıl, dindarlık, güvenilirlik, yeterlilik ve melike bağlılıktır... Vezirlik iki türlüdür. Tam yetkili vezirlik (vezaret-i tevfiz) ve yürütme vezirliği (vezaret-i tenfiz). Tam yetkili vezir bizzat hüküm verebilir. Olağanüstü mahkemelere (mezalim) bakar. Yürütme vezirinin böyle bir yetkisi yoktur. Tam yetkili vezir, devlet işlerine idareciler tayin edebilir, melikin tayin ettiğinin dışındakileri görevden alabilir. Yürütme vezirinin böyle bir yetkisi yoktur. Tam yetkili vezir, hazine mallarından harcamalarda bulunur, hazine adına malları ve gelirleri toplayabilir veya bunun için vekil tayin edebilir. Yürütme veziri bunları yapamaz. Tam yetkili vezir, orduyu sevk ve idare eder, savaşa hazırlar. Yürütme vezirinin böyle yetkileri yoktur. Tam yetkili vezirler ancak yazılı olarak azledilebilir. Yürütme vezirlerinin ise görevi sözlü olarak sona erdirilebilir. Tam yetkili vezirin Müslüman olması şarttır. Yürütme veziri ise gayr-i müslimlerden olabilir. Vezirler melikle halk arasında bir vasıtadır. Vezirler şu durumlarda melik tarafından azledilirler: Görevi kötüye kullanma, abesle iştigal, melike ve vatana ihanet, acziyet, fitneye sebebiyet, hafif meşreplilik, ağır hastalık, israf ve savurganlık... Melik, barış ile halledilmesi gereken bir meseleyi sudan sebeplerle savaşla halletmeye kalkışmamalıdır. Savaş son çare ve son çözümdür. Ülkeyi iç ve dış düşmanlara karşı savunacak teçhizatlı bir ordu kurmalı ve buna bizzat kumanda etmelidir. Düşman iki türlüdür: Dış ve iç düşmanlar. İç düşmanlar; bağiler, yol kesenler, cinayet işleyenler ve bid’at çıkaranlardır. Melik bunlarla kararlı bir şekilde mücadele etmelidir. Özellikle aynı dinden olduğumuz bid’at ehli kimselerle önce ikna yoluna gidilmeli, âlimler, fakihler ve bilginler meclisinde onlarla tartışarak ikna edilmeye çalışılmalı, yanlış yolda olduklarına dair deliller sunulmalı, hâlâ görüşlerinden dönmezlerse mürted muamelesine tabi tutularak etkisiz hâle getirilmelidirler...” Görüldüğü gibi Maverdi, ideal bir devlet için “melik merkezli” bir siyaset öngörmektedir. Bunun için de melik işe önce kendisinden başlamalıdır. Maverdi’ye göre, eğer melik salih ve otoriter olursa yöneticilerin ve halkın baştan aşağı düzelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Çok kısa zamanda memleket bütün kurumlarıyla birlikte düzelebilir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer bin Abdülaziz’i, Emevi ve Abbasi dönemleri boyunca teamül hâline gelen kimi devlet uygulamalarını sık sık referans gösteren Maverdi’nin siyasi anlayışının, çoğu Müslüman siyaset düşünüründe olduğu gibi “tepeden aşağıya” piramit modeli olduğunu görüyoruz. Maverdi, merkezinde Bağdat’ta oturan Abbasi halifesinin bulunduğu, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi durumuna yükseltilmiş mutlak bir monarşiyi öngörmektedir. Açıkça görülüyor ki bu, Pers ve Bizans tanrı-devlet anlayışının İslam dünyasındaki yeni versiyonudur. Maverdi örneğinde bir kez daha görüyoruz ki Kur’an’ın adalet, ehliyet ve maslahat değerleri sultanın emrine verilmiş, meşveret ilkesi tümden es geçilmiştir. Veliaht tayinini caiz gören Maverdi, halifenin seçimi konusunda “birkaç kişi” ile yapılacak meşveretin bile yeterli olabileceğini söylemektedir. Adalet, ehliyet, meşveret ve maslahat değerlerinin doğrudan belirleyici olduğu bir kurumsallaşma üretilmesi gerekiyorken aksine bu değerler yürürlükteki duruma adapte edilmiştir. Yürürlükteki kurumların çoğu da Pers ve Bizans modellerinden ithal edilmiştir. Maverdi’nin, kendisinden sonraki siyaset düşünürlerine ilham kaynağı olduğunu görüyoruz. Maverdi, Abbasi-Buveyhi birlikteliğine dayalı imparatorluk ideolojisi üretmişti. Aynı şeyi Abbasi- Selçuklu birlikteliği için deneyen Nizamülmülk ve Gazali bunlardan en önemlileridir. Düşünür yönü daha ağır basması sebebiyle burada Gazali üzerinde duracağız. Gazali (öl. 505/1111) Gazali’yi, Maverdi’den hemen sonra ele almamız tesadüften öte bilinçli bir seçime dayanmaktadır. Çünkü genel olarak Gazali’nin siyasi fikirleri Maverdi çizgisindedir. Gazali tam da Maverdi’nin öldüğü yıl (450/1058) doğmuştur. Döneme baktığımızda siyasi aktörlerin değiştiğini fakat üretilen “adil sultan” ideolojisinin değişmediğini görürüz; Abbasi Halifesi Kaim yerini Muktedi’ye (öl. 487/1094), o da Mustazhir (öl. 512/118)’e bırakmıştır. Bağdat’ı tehdit eden Buveyhiler de yerini Selçuklulara bırakmıştır. Maverdi’nin yerine de Gazali geçmiştir. Bu durumda Gazali’nin, Maverdi’nin Abbasi-Buveyhi ikilemini birlik beraberlik adına çözmeye çalışan siyasi söylemini, Abbasi-Selçuklu ikilemine giydirerek sürdürdüğünü görüyoruz. Her ikisinin de bütün amacı Bağdat merkezli Abbasi hilafetinin çözülmesini önlemektir. Gazali’nin yaşadığı çağ bir çözülüş ve yıkılış çağıydı. Abbasi halifeleri, Buveyhiler ve Selçuklular devrinde kendilerine ayrılmış saray ve arazilerde yaşıyorlardı. Hutbelerde isimlerinin okunması dışında devlet yönetiminde herhangi bir yetkileri yoktu. Vakitlerini saray yapmak ve onları güzelleştirmekle uğraşarak geçiriyorlardı. Abbasilik Arap, Buveyhilik Fars, Selçuklu da Türk asabiyetini temsil etmekteydi. Abbasiler zaten bir süredir Buveyhi/Fars asabiyetinin nüfuzu altına girmişti. Selçukluların yükselmesiyle birlikte Abbasiler Buveyhi nüfuzundan kurtuldular. Selçukluların Sünni oluşu Abbasilerin onlara daha sıcak bakmasına neden olmaktaydı. Kısa sürede Abbasi halifeleri ile Selçuklu sultanları arasında karşılıklı iyi ilişkilerin geliştirildiğini görüyoruz. Artık her Abbasi halifesi biat almak için Selçuklu sultanına elçi gönderiyor, bu elçi beraberinde hediyeler ve saltanat elbiseleri götürüyordu. Aynı şekilde saltanat koltuğuna oturan her Selçuklu sultanı, göreve başlamasından sonra Abbasi halifesinden onu tanıdığına ve bölgeyi onun adına yönetmesi için görevlendirdiğine dair menşur alıyordu. Dahası Maverdi’nin öldüğü, Gazali’nin ise doğduğu yılda (450/1111) Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Bağdat’a ordusuyla birlikte ihtişamla girmiş; halifenin huzuruna çıkarak elini öpmüş, Abbasi halifesi Kaim’in elinden “hil’at” giyerek İslam dünyasının ve Sünniliğin hamisi ilan edilmişti. İki taraf arasındaki bu ilişkiler, Selçuklu ve Abbasi hanedanları arasında kız alıp-verme kanalıyla kurulan akrabalıklarda da açık bir şekilde görülür. Tuğrul Bey, Halife Kaim’in kızıyla evlenmiş, Halife Kaim de oğlu Muktedir’i Sultan Alparslan’ın kızıyla evlendirmişti. Aynı şekilde Halife Mustazhir, Sultan Melikşah’ın kızıyla, Halife Muktefi de Melikşah’ın oğlu Muhammed Tapar’ın kızı ile evlenmişti. Ancak iyi ilişkilerin zaman zaman bozulduğunu da görüyoruz. Selçuklu sultanlarının daha ileri giderek Abbasi halifelerinin kullandığı “zıllullah fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi), “emiru’l- mu’minun” unvanlarını da kullanmaları, Halife Kaim’den hilafetin sembolü olan ve cülus törenlerinde hilafete başlarken giyilen Hz. Peygamber’in bürdesini almaları gerginliklere yol açmıştır. Gazali’nin çağında dikkatleri çeken bir başka sima da bütün dönemlerin kudretli veziri Nizamülmülk’tür. Nizamülmülk, Selçuklu Sultanı Alparslan ve oğlu Melikşah dönemlerinde otuz yılı aşkın vezirlik yapmıştır. Selçukluların en parlak dönemlerinde Nizamülmülk, Melikşah’ın sağ kolu, ülkenin yöneticisi ve güvenilir müsteşarıydı. İbni Hallikan’ın rivayetine göre idare tamamen Nizamülmülk’ün elindeydi. Melikşah’ın sadece tahtı ve av partileri vardı. Nizamülmülk ve on iki oğlu devlet işlerini tamamen kontrolleri altına almışlardı. Ancak onların da Abbasilerin ilk dönemlerindeki Bermeki ailesinin akıbetine uğrayarak rakipleri tarafından tasfiye edildiklerini görüyoruz. Bağdat’ta oturan Kaim ve Mustazhir gibi devletin en tepesindeki halifeler... Gücü, ordusu ve kudretli asabiyeti ile taze güç olarak yükselen Selçuklu sultanları Tuğrul, Alparslan, Melikşah, Muhammed Tapar... Bütün dönemlerin kudretli veziri Nizamülmülk... Ve Bağdat medreselerinin rektörlüğüne kadar yükselen hocası Cuveyni ile birlikte Gazali... İşte Gazali, siyasi aktörleri bunlar olan Bağdat merkezli Abbasi-Selçuklu rejiminin resmî ideoloğu konumundadır. Daha sonraları Gazali bu konumunun farkına varmasıyla siyasi bunalıma girmiştir. Sanıldığının aksine Gazali’nin bunalımı fikri ve felsefi değil, siyasi ve politiktir. Gazali’nin Maverdi gibi sadece siyasi fıkıh alanıyla sınırlı kalmadığını, Halife Mustazhir’in emriyle o günkü tüm muhalefete saldıran felsefi ve fikrî içerikli kitaplar yazdığını görüyoruz. Gazali bizzat halifenin adını taşıyan Kitabu’l- Mustazhir’de, muhalif tüm dinî gruplara saldırır. Tehafutu’l-Felasife’de hedef, Filozoflar ve Batınilerdir. Nasihatu’l-Muluk adlı eseri ise Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu Sultan Muhammed Tapar’a (öl. 511/1117) hitaben yazılmıştır. Gazali’nin, Bağdat’taki Abbasi/Selçuklu veya Nizamülmülk (öl. 485/1092) yönetimini desteklemek amacıyla, tekçilik lehine, çoğulcu düşünceyi öldürdüğünü söylemek mümkündür. Gazali, itikatta Eş’arilik, fıkıhta da Şafiliği hâkim kılarak hakikati tekleştirmiştir. Akide ve nassı kullanarak bir taraftan el-İktisat fi’l-İtikad adlı eserinde halifeye güç ideolojisi sunarken; öte yandan İhya-u Ulumiddin’de, yönetilen halka, bağlılık ve itaat ideolojisi vermiştir. Böylece sultanın sıfatları ile Allah’ın sıfatları arasında fark kalmamış; her ikisi de alim, kadir, hayy, semi, basar, mütekellim ve murid olmuştur. Bu sıfatları, Allah zati sıfatları ve melekleri aracılığıyla, sultan ise doğal yetenekleri, devlet organları, istihbarat ve asayiş görevlileri aracılığı ile gerçekleştirmektedir. Gazali, Mutezile gibi şer’i, aleni ve açık olsun, Batınilik gibi gizli olsun, Haricilik gibi köktenci ve silahlı olsun, her türlü muhalefeti tekfir etmiştir. Güce dayalı yönetimi meşrulaştırmış ve böylece hilafet, bir sözleşme, biat ve seçim olmaktan çıkmıştır. Öyle görünüyor ki Gazali’yi buna iten sebep, Abbasi Devleti’nin zayıflığı, iç isyanlar, batıdan Haçlıların, doğudan da Moğolların saldırılarına karşı koyacak güçlü bir imparatorluğu ikame arzusudur. Gazali’nin siyasi fikirlerini anlamak için az önceki Maverdi bölümünü bir kez daha okumak yeterlidir. Çünkü Gazali’nin misyonu Maverdi ile neredeyse aynıdır. Nitekim siyasi konulardaki en önemli eserlerinden birisi Maverdi’ninki ile aynı adı taşıyan et-Tıbru’l-Mesbuk fi Nasihatu’l- Muluk’tur. Maverdi’nin Nasihatu’l-Muluk’u melik ve sultan kavramlarına Kur’an’dan delil göstererek başlar. Gazali’nin Nasihatu’l-Muluk’u ise devrinin Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu Muhammed Tapar’a “Ey âlemin sultanı! Doğunun ve batının meliki!” hitabı ile başlar. Maverdi, melikin öncelikle Allah’ı tanıması gerektiğini ısrarla işlerken Gazali, Allah’ın sıfatlarını özlü bir şekilde anlatır. Melikte bulunması gereken özellikler her ikisinde de ele alınır; melikin âlimlerle birlikte olması, şefkatli olması, kızmaması, sır saklaması, kendini tanıması, İslami değerlere uyması, yardımcılarını seçerken dikkatli davranması vb. konular neredeyse aynı cümlelerle işlenir. Bu açıdan Maverdi ve Gazali’nin dünyaya bakışlarında tam bir uyum vardır. Maverdi’nin Nasihatu’l- Muluk’unun, Nizamülmülk’ün siyasetnamesinde ve İbn Teymiye’nin es Siyasetu’ş-Şer’iyye’sinde de tesirlerini görmek mümkündür. Gazali, Maverdi’nin savunduğu gibi sultanı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görmektedir: “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Bilinmelidir ki Allah kime hükümdarlık verir ve onu yeryüzünde muktedir kılarsa halka onu sevmek, ona uymak ve itaat etmek düşer. İsyan etmek ve çekişmek caiz değildir. Allah’ın din verdiği herkesin hükümdar ve sultanları sevmesi, emrettiklerinde onlara itaat etmesi, sultanlık ve hükümranlığı onlara Allah’ın verdiğini, mülkü de dilediğine O’nun vereceğini bilmesi gerekir...” Gazali’nin yorumuna göre, halife fiilî iktidar sahibinin, kendisine bağlılığını sunduğu kimsedir. Halifenin otoritesi bu şekilde tanındığı müddetçe sultanın idaresi meşrudur. Aksi takdirde fiilen iktidarı eline almış bir sultanı, halifenin gayrimeşru ilan etmesi anarşi ve kaos doğuracaktır. Bu anlamıyla sultan, halifeye bağlı kalan, onun ayrıcalıklarını tanıyan, yani cuma hutbelerinde onun adını anan, halifenin adını taşıyan sikkeler bastıran ve idari işleri kontrol eden adamdır. Gazali daha da ileri giderek fiilî iktidarı elinde tutan sultanın, halifeyi atayabileceğini söylemektedir. Ona göre, zayıf ve etkisiz bir halife ile güçlü bir sultanın varlığından çıkan mantıki sonuç, eğer istikrar aranıyorsa bundan başkası değildir. Gazali’ye göre, din ile devlet ikiz kardeş gibidir. Din temeldir, devlet bekçidir. Temeli olmayan yıkılır, bekçisi olmayan kaybolur. Devletin temel görevi güvenlik, adalet ve refahın artırılmasıdır. Gazali’ye göre, eğer bir devlet danışmayı terk eder, kötü yönetime kayar, yöneticilerde bilgisizlik ve gurur artar, iş ehline verilmezse çöküş başlamış demektir. Yine Gazali’ye göre, imamda bulunması gereken şartlar, ergenlik, akıl, hürriyet, Kureyşlilik ve sağlıklı olmaktır. Bunlar doğuştan var olmalıdır. Ayrıca imam, cesaret, yeterlilik, takva ve ilimle de mücehhez olmalıdır... Gazali, Hristiyan kilise babası Agustunius’un İtirafları’na benzeyen el-Munkizu mine’d-Dalal isimli eserinde, geçirdiği bunalımı büyük bir cesaret ve açık yüreklilikle anlatmaktadır. Gazali’nin itiraflarında, “Gördüm ki makam, mevki, gösteriş ve şöhret düşkünlüğü için ilimle uğraşmışım.” demesi, Abbasi halifesinin emriyle muhalefeti ve rakip Mısır’daki Fatımilerin resmi ideolojisini etkisiz hâle getirmek için yazdığı, özellikle er-Reddu ala’l-Batıniyye isimli eseri için geçerli olmalıdır. Çünkü kitap, itiraflarından önce yazılmış olup sözünü ettiği “makam ve mevki için sultana yanaşma tarzının” tipik bir örneğidir. Gazali, sipariş üzerine yazdığı bu eserin dokuzuncu bölümüne “Asrımızdaki Hakiki İmamın Halife Mustazhir Billah Olduğuna Dair Şer’i ve Fıkhi Delilin İspatı” başlığını koymuştur. Kitap boyunca Şii-Batıni düşünceyi sağlam akli delillerle çürüten Gazali, bu bölüme gelince büyük bir çelişkiye düşmekte, Şia’nın imama atfettiği ilim, ismet ve nübüvvet kandiline ilişik olma sıfatlarının tamamını Abbasi halifesine atfetmektedir. Hâlbuki kitabı zaten bu düşünceleri mahkûm etmek için yazmıştı. Şu hâlde Gazali tıpkı Maverdi gibi klasik Sünni doktrinde ifadesini bulan yürürlükteki durumun onaylanmasına dayalı “adil sultan” veya “Sünni saltanat ideolojisi”ni devam ettirmiş, o günkü Abbasi iktidarının alternatifi olarak algılanan “Şii imamet mitolojisini” tersinden tekrar etmiştir. Dilinin tutulmasına kadar varan bunalıma gelince bu, sanıldığının aksine fikrî ve felsefi değil, siyasi ve politik bir bunalım olarak görünüyor. Şöyle ki Gazali, tasavvufa daldıktan sonra kınamaya başladığı “ilmî, dünyevi arzuların ve yüksek makamlar dağıtan devlet adamlarının hizmetine sunma” tavrının, geçmişte bizzat kendisi tarafından ifa edildiğini görünce bunalıma girmiştir. Gazali, özellikle tasavvuf yoluna meylettikten sonra, dünyaya dalan, dinî ilimleri Allah rızası için değil de sırf makam ve mevki elde etmek için tahsil eden veya devlet adamlarının hizmetine sunan âlimleri kınamaya başlamıştı. Dünyaya angaje olup devlet adamlarına yanaşan alimleri kınaması, gerçekte içinde yaşadığı asrın tamamına yönelik bir kınamaydı. İşte Gazali, kendisinin de böylesi bir konumda bulunduğunu fark ettiği an, büyük bir çelişki yaşadığını görmüş ve itiraflarındaki bunalım sürecini yaşamıştır. Gazali’nin örnek olması gereken tavrı, şu ana kadar yapıldığı gibi, devlete dinî destek verdiği dönem değil, bu desteği sorguladığı dönem olmalıdır. Gazali’nin açık yürekli itirafları gerçekten ayakta alkışlanmayı hak etmektedir. Bugünün din âlimlerinin, Abbasi halifelerini veya Selçuklu sultanlarını göklere çıkardığı kitaplarından değil, bu itiraflarından öğreneceği çok şey vardır. Geçen bin yılın başlarında yaşayan Maverdi ve Gazali, Abbasi çağının son dönemlerini ifade etmekteydiler. Abbasi hilafetinin yıkılmasıyla Mısır’da ortaya çıkan Memluk iklimi, iki büyük klasik siyaset düşünürünü daha ortaya çıkardı: İbn Cema’a ve İbn Teymiye... İbn Cema’a (öl. 733/1333) Muhaddis, müderris, Fakih ve kadı Bedruddin İbn Cema’a, Moğol ve Haçlı saldırılarının ve küçük devletçiklerin birbirlerine olan saldırılarının sürüp gittiği yıkılış çağında Mısır Memluk Devleti’nin dokuz hükümdarının idaresini yakından gördü. Kabilesinin geniş nüfusundan aldığı destekle dinî, fikri ve toplumsal hareketlere yön veren simalardan biri oldu. 699/1299 yılı başlarında Suriye’de bulunan Moğol hükümdarı Gazan Han’ın büyük bir ordu ile Şam’a saldıracağı haber alınınca, onu bu işten vazgeçirmek için gönderilen, aralarında İbn Teymiye’nin de bulunduğu heyetin başında İbn Cema’a bulunuyordu. İbn Cema’a’nın bu sırada halkın savaşa hazırlanmasına, alimlerle öğrencilerin halkla birlikte askerlik öğrenmeleri için medreselerin birer eğitim merkezine dönüştürülmesine dair fetva verdiğini görüyoruz. Klasik İslami ilimler sahasında birçok eseri bulunan İbn Cema’a’nın bizi ilgilendiren en önemli yanı bir siyaset fakihi olarak siyasetname geleneğini sürdürerek Tahriru’l-Ahkam fi Tedbiru’l- İslam adlı eseri yazmış olmasıdır. On yedi bölümden meydana gelen eserde, İslam toplumunda yönetim, kanun hâkimiyeti, ordu ve askerlik düzeni, devletin gelir kaynakları ve harcamaları, cihad, savaş hukuku, azınlıklarla ilgili dini hükümler vb. konular ele alınıyor. El-Meliku’l- Eşref Halil için yazıldığı sanılan kitap, İslam siyaset düşüncesini yenileme çabası yanında zamanındaki yönetim biçimleri hakkında değerlendirme yapması bakımından da büyük öneme sahiptir. Şafii olan İbn Cema’a, Maverdi ve Gazali’nin daha önce dile getirdiği kimi konuları daha da geliştirerek işlemiştir. İbn Cema’a’nın yaşadığı dönemde İslam dünyası Moğol istilasının yıkım ve acılarını yaşamaktadır. Maverdi ve Gazali’ye nazaran şartlar iyice kötüleşmiş, kriz iyice derinleşmiştir. İbn Cema’a’nın Maverdi ve Gazali’den daha da ileri giderek, istikrar adına gasp, silahlı darbe ve zorla iktidara gelme biçimlerini onayladığını ve bunun fıkhını ürettiğini görüyoruz. İbn Cema’a’ya göre, imamet ve hilafet (devlet) dinî bir farizadır. Kur’an’dan Hac 41, Sad 26 ayetlerini bu iddiasına delil olarak da getiren İbn Cema’a’ya göre, ayette geçen namaz, zekât, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmadan ibaret dört şartı yerine getiren sultanlara Allah yardımcı olur. Ona göre devletin vazifeleri şunlardır: Dini savunma, suçluları cezalandırma, hakkı yenenlere tazminat verme ve doğruyu hâkim kılma. Zira ancak bu şekilde ülkelerin refahı, halkın güvenliği, rüşvet, yolsuzluk ve yozlaşmanın kazınması mümkündür. İnsanların işleri ancak bir sultanın siyaseti ile iyi bir düzen içinde olur. Ona göre imamet ve hilafet kurumu Allah’ın bir lütfudur. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan sultanın yüksek ahlakı tebaasına da yansır. İbn Cema’a’ya göre, sultanın kırk yıllık despotluğu, tebaasını bir yıl terkinden daha evladır. İbn Cema’a iktidarı zorla ele geçirmeyi meşru görmektedir. Ona göre silah zoruyla fiilen iktidarı ele geçiren bir sultana itaat etmekten başka bir yol yoktur. Aksi hâlde anarşi ve kaos çıkacak, istikrarsızlık artacak, Müslümanların birliği bozulacaktır. İbn Cema’a’nın, o günün şartlarında da büyülü bir sözcük olduğu anlaşılan “istikrar” adına, bugünkü tabirle askerî darbeleri meşru gören görüşü kitabında aynen şöyle geçmektedir: “Bir dönemde imam yoksa imamet şartlarını taşımayan biri çıkıp gücüyle ve askerleriyle biatsız ve atamasız insanlara boyun eğdirirse, Müslümanların dirlik ve düzeni için biatı gerçekleşmiş ve itaat edilmesi gerekli olmuş demektir. Fasık oluşu daha sahih görüşe göre itiraz gerekçesi olarak öne sürülemez. Kim gücü ve askerleriyle yönetimi ele geçirirse önceki (devrik iktidar) görevden alınmış demektir. Zorla yönetimi eline geçiren, Müslümanların maslahatı ve birliği gibi belirttiğimiz sebeplerle artık meşru imamdır...” Görüldüğü gibi İbn Cema’a’nın yaşadığı çağda yürürlükteki durum, Maverdi ve Gazali’nin dönemine nazaran hayli değişmiştir. Maverdi, fiilî iktidarı elinde tutan sultanın halifeyi tanıdıktan sonra meşru olacağını söylemişti. Gazali, biraz daha ileri giderek iktidardaki sultanın halifeyi bile atayabileceğini söylemekteydi. İbn Cema’a ise zorla gasbı meşru görür hâle gelmiştir. Bütün bunlar yürürlükteki durumun güç yetirilemezliği karşısında “istikrar, dirlik ve düzen” adına yapılmaktadır. İbn Cema’a, diğerleri gibi yönetimde adalet konusuna ısrarlı vurgular yapıyor. Ona göre, sultanın adaleti, halkın hayatı ve ülkenin ruhudur. Halkın refahının ve ülkelerin kültürünün temeli adalettir. Krallıkların iyiliği, hanedanların korunması ve ülkelerin kültürü adalete bağlıdır. Adalet, nimetin artmasının ve refahın yayılmasının sebebidir, zulüm ve despotluksa imparatorlukların yıkılmasının sebebidir. İbn Cema’a’ya göre sultan, “salit” kelimesinden türer; insanlar üzerinde ışığıyla parlayan yağ gibi sultan da adaleti ile halkının üzerine ışık saçar. Bilge bir sultan olmazsa dünyanın nizamı devam edemez. Halk nasıl sultanın huzurunda ise sultan da Allah’ın huzurundadır. Sultan mutlaka ulemanın tavsiyesini alarak iş yapmalıdır. Öyle görünüyor ki Maverdi ve Gazali’nin Abbasi iktidarı lehine hüküm vermesi gibi İbn Cema’a da Memluk iktidarı lehine hüküm veriyor. Memluk yürürlükteki durumunu meşrulaştırmaya çalışıyor. Diğerleri gibi İbn Cema’a da adalet, meşveret, ehliyet ve maslahat gibi İslam’ın siyasal değerlerini çok iyi biliyordu. Bütün bunları yürürlükteki durum, istikrar, dirlik ve düzen adına, yazdığı kitapların tozlu sayfalarında ıssızlığa terk etmiş görünüyor. Onlara sadece vaaz verirken başvurmakta, yaşayan hayatta ise yürürlükteki duruma adapte olmaktadır. Artık adalet sultanın verdiği, meşveret sultana danışmanlık, ehliyet sultanın iyi gördüğü, maslahat da istikrar, dirlik ve düzen adına sultana itaattir. İşte her defasında sonsuz kere kendini tekrar eden bütün çaresizliği ve yürürlükteki duruma teslim olmuşluğu ile Sünni saltanat ideolojisi... İbn Teymiye (öl. 728/1328) İslam aleminin Moğol istilası sonrasındaki yıkılış yıllarında yaşayan İbn Teymiye’nin birçok eseri bulunmaktadır. Ancak konumuz gereği bizi Memluk Sultanı Muhammed bin Kalkavun’a (öl. 472/1342) hitaben yazdığı es-Siyasetu’şŞer’iyye fi Islahi’r-Ra’i ve’r-Raiyye adlı siyasetname türü eseri ilgilendirmektedir. Devlet yönetiminin ve yönetilenlerin ıslah edilmesi için “Şeriat’a dayalı siyaset” öngören İbn Teymiye’nin bu eserinin, kendi çağından ziyade sonraki asırlarda ortaya çıkan kimi İslami akımlar üzerinde çok derin etkileri olmuştur. Nitekim daha çok Arap aleminde görülen birçok selefi hareket ve bilhassa Arabistan’da kurulan Suudi Devleti genel olarak İbn Teymiye’nin bu eserinden ilham almaktadır. İbn Teymiye’nin düşündüğü “Şeriat Devleti”, kendi çağının ürünü olmakla beraber birçok doğruyu ve yanlışı da beraberinde getirmektedir. Önce İbn Teymiye’nin hayalindeki Şeriat’a dayalı siyaset veya “Şeriat (İslam) Devleti” diyebileceğimiz projenin genel esaslarını özetleyelim: “İnsanların işlerini üstlenmenin (velayet) dini farzların en büyüklerinden olduğunun, hatta dinin ayakta durmasının ancak onunla mümkün bulunduğunun bilinmesi gerekir. Âdemoğullarının çıkarı, birbirine ihtiyaç duymalarından ötürü toplum hâlinde yaşamakla gerçekleşir. Toplum hâlinde yaşayınca bir başın bulunması gerekir. Üç kişi yola çıkınca içlerinden birisinin baş olması Hz. Peygamberin buyruğudur. Allahuteala iyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı farz kılmıştır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak güç, kuvvet ve devlet (imaret) ile mümkündür. Aynı şekilde cihat, adalet, hac, cuma ve bayram namazları, mazluma yardım, had cezalarının uygulanması gibi, Allah’ın vacip kıldığı öteki işler de böyledir. Bu sebeple hadiste geçtiği gibi “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.” Yine “Zalim bir imamla geçen kırk yıl, sultansız geçen bir geceden daha iyidir.” İnsanlığın geçirdiği tecrübe de bunu göstermektedir. Sultan tebasına danışmalı, kendisini şûradan müstağni görmemelidir. İstişare sonucu Kitap ve sünnete uygun olan görüşe riayet etmelidir...” İslam’da devletin (vilayet) temeli emanet/ehliyet, adalet ve itaat üzerine kuruludur. Devlet yöneticileri (vulatu’l-umur) bir emanet olan devlet işlerini ehline vermeli ve adalet ile hükmetmelidirler. Bunları yapan yöneticilere ise halk itaat etmelidir. Allah’a isyan konusunda ise yöneticilere itaat yoktur. Yöneticilere yalnızca Allah’a itaat konusunda itaat edilir. Bu durumda yöneticiye itaat, Allah’a ve Peygambere itaat ile aynı olur... Devletin (sultanın) adaletle hükmetmesi, iyiliğin (MARUF) emredilip kötülüğün (münker) yasaklanmasıyla mümkündür. İyiliği emretmek (emr-i bi’l-maruf) namaz, zekât, oruç, hac, doğruluk, emanet, ana-babaya iyilik, akraba ile bağlılık ve komşularla iyi geçinme vb. dir. Devletin (veliyyu’- lemr) vazifesi, herkese farz namazları yerine getirmesini emretmektir. Bu namazları terk edenler Müslümanların icmaı ile cezalandırılır; terk edenler bir grup hâlindeyseler, Müslümanların icmaı ile onlarla savaşılır. Aynı şekilde zekâtı, orucu vb. terk eden ve evlenilmesi haram olanlarla evlenen, yeryüzünde bozgunculuk yapan vb. icma ile sabit olan açık haramları helal kabul edenlerle de savaşılır. Mütevatir ve açık hükümlerden herhangi birini yerine getirmeyen her topluluğa karşı, âlimlerin ittifakıyla, din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar savaşmak gerekir. Namazı terk eden kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur. Eğer namazı terk eden bir tek kişiyse kılana kadar dayak ve hapisle cezalandırılır veya (cumhura göre) tövbe etmesi istendikten sonra kılmaktan kaçınırsa öldürülür. Farzların terk edilmesi ve haramların yapılması yüzünden ceza vermek Allah yolunda cihadın bir gayesidir... Devletin (veliyu’l-emr) kötülüğü yasaklaması (nehy-i ani’l-münker) ise adam öldürmek, yaralama, isyan ve yol kesicilik, hırsızlık, zina ve içki içme, zina iftirası gibi cezası Kitap ve sünnetle belirlenmiş olan suçları men etmek ve haklarında Allah’ın belirlediği kısas, el ve ayakların çaprazlama kesilmesi, el kesme, kırbaç ve taşlayarak öldürme (recm) cezalarını şartlarına riayet ederek uygulamaktır. Kitap ve sünnette belirli bir ceza öngörülmeyen ve kefareti bulunmayan suçları da tazirle cezalandırmaktır; nikâhlısı olmayan kadını öpenler, birleşme olmaksızın dokunanlar, kan ve leş gibi helal olmayan nesneleri yiyenler, zinadan başka suç isnat edenler, koruma altında olmayan yerlerden az miktarda çalanlar, beytülmal ve vakıf mallarına hıyanet edenler, ticarette hile yapanlar, yalancı şahitlik yapanlar, rüşvet alanlar, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmedenler, tebaanın hakkına tecavüz edenler, cahiliye davasını canlandıranlar ve onun propagandasını yapanlar, Kitap ve sünnete aykırı bid’atlerin propagandasını yapanlar, sihir ve büyücülükle uğraşanlar, bunlara benzer başka haramları işleyenler hâlin icabına göre ta’zir, tenkil ve te’dip vb. uygun görülen cezalarla cezalandırılırlar...” Görüldüğü gibi İbn Teymiye örneğinde, Maverdi, Gazali ve İbn Cema’a’dan sonra “adil sultan” teorisinin yeni bir türü ile daha karşı karşıyayız. İbn Teymiye, İslam’ın adalet, ehliyet, meşveret ve maslahat değerlerinde beliren siyasi esaslarını, yaşadığı çağın kabulleri ve selefi mantık açısından yorumlamaktadır. Her şeyden önce İbn Teymiye, yazdığı kitabı kendisine ithaf ettiği Memluk Sultanı Muhammed bin Kalavun’un konumunu sorgulamaya hiçbir şekilde yanaşmamaktadır. Klasik Sünni tutumu sürdürerek onu Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görmekte ve sultandan şeriat talebinde bulunmaktadır. Eğer sultan şeriatı harfiyen uygularsa Allah ondan razı olacak, iki dünyada mutlu olacaktır. Aksi hâlde Allah’ın gazabına uğrayacaktır. İbn Teymiye’nin sultandan şeriat adına talep ettiği uygulamalar ise doğrusu tam bir “dinî diktatörlük” görüntüsü veriyor. Allah’ın emrettiğini emretmek, yasakladığını yasaklamak adına, namaz kılmayanların, oruç tutmayanların, nikâhsız başka bir kadını öpenlerin veya dokunanların cezalandırılmasını, bid’atçıların öldürülmesini vs. isteyerek devletten (sultandan) bir nevi “günah bekçiliği” yapmasını istiyor. Sultanın hırsızlık yapanın elini “ihlasla” kesmesi, zina edenin “huşu” içinde taşlanması, içki içene “tekbir” getirerek kırbaç vurulması bu mantığa göre halismuhlis şeriat uygulamalarıdır. İbn Teymiye’nin siyaset anlayışı veya din-devlet ilişkilerine getirdiği yorum, kendinden önceki Maverdi ve Gazali anlayışıyla örtüşmektedir. İbn Teymiye’deki fark, sultandan daha tavizsiz ve sıkı bir şeriat uygulaması istemesidir. İbn Teymiye, bireysel kalması gereken namaz, oruç vb. ibadetlerin devlet (sultan) zoruyla dayatılmasını talep etmektedir. Bunları iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak adına istemekte, siyasi olarak marufun namaz, oruç gibi ibadetleri de kapsadığını sanmaktadır. Hâlbuki Kur’an’da bu ibadetleri yapmayanlara devletin uygulayacağı hiçbir ceza öngörülmemiştir. Keza Hz. Peygamberin namaz kılmayana veya oruç tutmayana devlet adına ceza verdiği görülmemiştir. Bu konuda tek bir rivayet bile yoktur. Bilakis Kur’an dinde zorlama olamayacağını söylemektedir. Dinde zorlamayı Müslüman olmayanlar için anlayan İbn Teymiye, Müslüman olanların Müslümanlıklarını yaşamaları için devleti (sultanı) göreve çağırmaktadır. Hâlbuki dinde zorlamanın yasaklanması, Müslüman olsun olmasın herkes için geçerlidir. İnsanlar Müslüman olmaya zorlanamayacağı gibi Müslümanlığı yaşamaya da zorlanamaz. Din, tamamen insanların gönüllü kabulleniş ve yaşayışlarına bırakılmıştır. Dinde zorlamanın olmadığını söyleyen ayette herhangi bir tahsis yapılmamıştır. Dini ibadetleri yerine getirmeyenlerin cezası ahirette verilecektir. Bu konuda devlete herhangi bir yetki verilmemiştir. Böylesi kişilere yapılması gereken bireysel irşad ve nasihattir. Kur’an’da kullanıldığı şekliyle maruf, insanların can, mal, akıl, nesil ve şeref gibi ortak iyiliklerini korumak, münker de bunları ihlal eden suçları engellemek olarak yorumlanmalıdır. Zaten hadler bunun için vardır. Namaz, oruç, hac, abdest, baş örtüsü vb. tüm Müslümanlığa mahsus özel ritüeller toplumun gönüllü akışına bırakılmıştır. İbn Teymiye’nin yanıldığı nokta, devletin başındaki kişiyi Allah’ın temsilcisi gibi görüp Kur’an’da her ne şey yazılmışsa onu devlet eliyle dayatmaya kalkışmasıdır. Hâlbuki Kur’an’da geçen her şey devletle ilgili değildir. Devletle ilgili olanlar adalet, ehliyet, meşveret ve maslahatı sağlayıcı temel “siyasi ahlak” değerleridir. Bu değerler ise toplumun genel ve ortak sorunları ile tüm insanlığın evrensel sorunlarını çözmeyi amaçlamaktadır. İşte devlet bu noktada durmalı, dinin daha bireysel ve özel alanları düzenleyen hükümlerine karışmamalıdır. İbn Teymiye’nin siyaset anlayışına yönelttiğimiz bu eleştiriler yanında tabii ki takdir edilecek birçok yönü bulunmaktadır. Öyle görünüyor ki İbn Teymiye, devletin temelini adalet, ehliyet, itaat ve maslahat kavramlarına dayandırıyor. Fakat bunları yorumlayışı yürürlükteki duruma adaptasyonu öngörüyor; adalet ile şeriatın eksiksiz tatbikini, ehliyet ile daha çok yöneticilerin şeriatı tatbik ederken güçlü ve tavizsiz olmasını anlıyor. İtaatle de bu özelliklere sahip devlete halkın tabi olmasını kastediyor. Oysa itaat devlete ait değil, halka ait bir fiil olduğu için devletin temeli olarak görülemez. Dolayısıyla ikinci dereceden bir kavram olarak ele alınmalıdır. Maslahat ile de devletin iyiliği emredip kötülüğü yasaklamasını kastediyor. Bunu da yukarıda anlattığımız gibi, devletin (sultanın) Kur’an’da her ne geçiyorsa onu emredip her ne şey yasaklanıyorsa onu men etmek olarak düşünüyor. En çok hatayı da burada yapıyor. Devleti ilgilendiren ilgilendirmeyen diye bir ayrımı bütünüyle ihmal ediyor. Çünkü din-devlet “birlikteliğine” değil “birliğine” inanıyor. Bu durumda doğal olarak devletten, bütünüyle dini yaşama ve yaşatma talebinde bulunuyor. Din-devlet ilişkilerinde birlik, ayrılık ve birliktelik şeklindeki üç ayrı tutum, farklı şeylerdir. İlkinden din devleti, ikincisinden laik devlet, üçüncüsünden de adalet devleti dediğimiz anlayışlar çıkar. Öyle görünüyor ki İslam’ın siyasi görüşü üçüncü anlayışı öngörmektedir. İbn Teymiye’nin adalet üzerine yaptığı aşırı vurgu oldukça dikkat çekicidir. Bu konuda tam anlamıyla isabet hâlindedir. Şu sözler ona aittir: “İnsanlar zulmün korkunç, adaletin sonunun yüce olduğunda tartışmamışlardır. Bu yüzden şu rivayet vardır; Allah kâfir de olsa adaletli devlete yardım eder, mümin de olsa zalim devlete yardım etmez.” “Allah kâfir de olsa adaletli devleti yaşatır, Müslüman da olsa zalim devleti yaşatmaz. Dünya adalet ve küfürle devam eder, zulümle devam etmez...”
Sonuç olarak; Maverdi, Gazali, İbn Cema’a ve İbn Teymiye örnekleri, geçen binyılın başlarından daha da gerilerden (Emevi dönemi) başlayıp bütün binyıl boyunca hâkim siyasi kültür hâline gelen “Sünni saltanat ideolojisi” veya “adil sultan teorisi” ile yüzleşmemiz ve hesaplaşmamız gerektiğini göstermektedir. Şii imamet mitolojisine ise bu yazıda girilmemiştir. Bunlar, geçmiş asırlarda İslam siyaset düşüncesinin klasik metinlerini kaleme alan simaların en önemlileridir. Kelam kitaplarının imamet ve hilafet, ahlak kitaplarının tedbiru’l-mudun bölümleri ile siyasetname ve nasihatu’l-muluk geleneğinin akıp geldiği damardan günümüze ulaşırlar. Yirminci yüzyıl İslam siyaset düşüncesinin devraldığı tarihsel (Sünni) miras, daha çok bu simalara ve görüşlerine dayanmaktadır. Çünkü bütün binyıl boyunca devlet tasavvuru bu çerçevede şekillenmiş ve devam ettirilmiştir. Bu fikirlerin dayandığı askerî tarım imparatorlukları tarihten çekilmiş, ancak onlar için üretilen fikirler, zihinlerimizde hâlâ yaşamaktadırlar. Bugün çoğu dinî çevrenin zihninde yaşayan siyasi muhayyile hâlâ bu fikirlere dayanmaktadır. Çağdaş İslam siyaset düşüncesi bu simaların devlet anlayışlarıyla yüzleşmek durumundadır. Çünkü Müslüman zihin hâlâ buralardan beslenmektedir. Sürekliliği koruyarak medeniyetimizle yüzleşme, cümlelerimizi yeniden kurma ve inkişaf, işte bu noktadan başlayacaktır; geçen binyılın Müslüman askerî tarım imparatorlukları için üretilen Şii İmamet Mitolojisi’ni ve Sünni Saltanat İdeolojisi’ni aşmak... Kur- ’an’ın adalet, ehliyet, meşveret ve maslahat değerleri doğrultusunda yeni siyasi anlayışlar, üst anlatılar, hareketler, icraatlar ve kurumlar oluşturmak... Son Güncelleme : 13-02-2010 16:46
|
|
|
Okunmali
Yazan:: Birisi (Kayıtlı) Tarih: 13-02-2010 14:47