Rabbimizden duamız, Peygamberi Kur'anla , Kur'an'ıda Peygamberle anlamak için bizlere yardım etmesi.
 
YENİ BİR KELAM MEZHEBİ OLARAK GÜLEN HAREKETİ / Alıntı
 

Yazan: Kenan Çamurcu / www.kimokur.com, Tarih: 03-06-2009 11:49

Okunma Sayısı : 391

Beğenilme : 21

Yayınlama yeri : Serbest Kürsü, Makaleler

Kelam, İslam’ın diğer disiplinlerinden farklı olarak inancın oluşumundaki etkin rolü nedeniyle en sert tartışmaların yaşandığı alandır. Ayrıca siyasi ve toplumsal ihtilafların doğrudan yansıdığı, gündelik ve entelektüel hayatla yüksek düzeyde etkileşen ve bu etkileşmeyi inanç olarak yeniden inşa eden bir disiplin olması nedeniyle de dinin öteki disiplinlerinden (fıkıh, tefsir, hadis) temelden ayrılır.

İslam bilgi kaynaklarının diğer imkanları İslam’ın iç denizidir, kara sularıdır. Kelam ise açık denizdir. Kelam tarifleri yapar, çerçeveyi ve sınırı çizer, diğer disiplinler bu alanın içinde bilgi üretirler.

Kelam, ALLAH ile varlık arasındaki ilişkiyi ve bu ilişki içindeki alt katmanları tarif eder. Fıkıh, tefsir ve hadis ise ancak bu tariften sonra çalışmaya başlayabilir.

Kelam ilminin tartışmalarını, kitaplarda kalmış, geçmişin küflü mevzuları sandığımız içindir ki bugün pek çok felsefi sorun karşısında yeni ve bize ait sözler söylemekte güçlük çekiyoruz. Modern hayatın eleştirisinde yapabildiğimiz en iyi şey, post-modern eleştirmelerin dayanaklarını İslamileştirmekten ibarettir. Yine bu nedenledir ki modern hayat karşısında direnç göstermek isteyen Müslümanlar kelama değil, fıkha başvurmak zorunda kalıyorlar. Oradaki hareket kabiliyeti de sınırlı olduğundan veya en azından fıkhın aslında kelam tarafından tarif edilmiş formel çerçevesine uymak zorunda olunduğundan eski kelamın tanımları modern zamanlara uymakta zorluk çektiğinde fıkhın dışına fırlayıp verili durumun koşullarını içselleştirmeye geçilmesi göz açıp kapayıncaya kadar oluveriyor.

Bu son söylediğimizin Gülen Hareketi için fazlasıyla geçerli olduğunu sözün başında tespit edelim.

Hal böyle olunca, kelam disiplini içinde tartışması yapılamamış bir fikrin önce davranış veya tutum olarak benimsenmesi, sonra içselleştirilmiş üslup haline gelmesi ve nihayet paradigmatik inanca dönüşmesi otomatiğe bağlı bir süreç olarak kesintiye uğramaksızın çalışabiliyor.

ABD’de Nation of Islam (İslam Ulusu) hareketinin İslam’ı siyahların dini olarak tarif etmekle kalmayıp İslam’ın bilinen ibadetlerinde de değişiklikler yapmasına kadar varan değişim süreci, yukarıdaki ilkesel genellememizi doğrulayan en önemli örnektir.

İslam Ulusu hareketinin kurucusu olan Wallace Ferd Muhammed, İslamî gelenekleri (gizlenme ihtiyacı nedeniyle) Amerikan hayat tarzına uyarlarken kelamda getirdiği yenilik sayesinde fıkhın kurallarını da paradigmaya müdahaleyle değiştirebildi.

Mesela onun öğrettiği oruç, öğle yemeği yedikten sonra başlayan ve ertesi günün öğle yemeğine kadar süren bir ibadetti. Böylece Müslümanlığın gizlenmesi mümkün oluyordu. Yine Ramazan ayı da ona göre hep Aralık ayındaydı. Çünkü Hıristiyanların tatilleri çoğunlukla Aralık ayına denk geldiğinden oruç tutmada kendilerini nispeten serbest hissediyorlardı.

İslam Ulusu, kurulduğu 1930’dan bu yana kendisini “barış ve sevgi” ya da “barış ve güzellik” ulusu olarak tanımlıyor.

“Hoşgörü”, “sevgi”, “barış” gibi kavramların çerçevelediği inanç, gerçekte kelamda yapılan değişiklikle İslam inancının köşe taşları (iman, ADALET, tebliğ, cihad vs.) yerine ikame edilmiş yeni kimliğin tarlasına atılan tohumlardır. Bu tarlada filizlenecek iman, AMEL ve dünyagörüşü hiç tereddütsüz geleneksel İslam’ınkinden çok farklı olacaktır.

Bir kelam mezhebi olarak İslam Ulusu hareketi, yine yeni bir kelam mezhebi olmaya aday Gülen Hareketi ile pek çok yönden benzeşiyor. Bir diğer ifadeyle Gülen Hareketi, mevcut haliyle İslam Ulusu hareketinin yolunu ve tecrübesini takip ediyor.

Bu meselenin anlaşılabilmesini sağlayacak olan imkan, kelamda epey hacimli bir yer tutan iman-amel ilişkisiyle ilgili tartışmalardır.

Bilindiği gibi İslam kelamında amelin (ibadetler, davranışlar) imanın bir parçası sayılıp sayılmayacağı meselesi sert tartışmalara konu olmuştur. Bazı görüşler (mezhepler), amelin imanın sonucu olmakla birlikte onun bir parçası olmadığını, dolayısıyla amel (ibadet) sonucu ortaya çıkmadığında, ya da iman kötü amel olarak (günah) sonuç verdiğinde imanın bundan zarar görmeyeceğini savunur. Çünkü asıl olan imanın sağlamlığıdır, çürük amel ya da amelsizlik o imana halel getirmez.

İslam kelam tarihinde “mürcie” olarak adlandırılan, bu konularda karar vermeyi Allah’a bırakarak dünyada bu tartışma üzerine bir hukuk bina etmeye karşı çıkan akım, hatta eğer mümin hiç ibadet yapmasa, aksine hep günah işlese de imanın bundan zarar görmeyeceği görüşünü öne sürme noktasına kadar gitmiştir.

Başka bazı görüşler ise yine imanı amelin parçası saymamakla birlikte imanın bazı günahlardan veya ibadet yapılmamasından zarar görebileceğini kabul eder. Bu görüş içinde imanın azalması ve artması tartışması önemli bir yer tutar. Maturidi kelamının büyük ölçüde bu görüşte olduğu söylenebilir. Fakat Maturidi kelamına dayanan fıkıh mezheplerinde ibadetin yapılmaması (mesela namaz kılınmaması) kişiyi dinden çıkaracak bir gelişme değildir, dolayısıyla bu kişiye mürted hukukunun uygulanması mümkün değildir.

Tartışmanın karşı kampında Eş’arilikle başlayan görüşler yeralır. Bu yorum, esas itibariyle, amelin imanın ayrılmaz parçası olmamasını ikisinin farklı kategoriler olmasına bağlamakla birlikte, bu ikisi arasındaki ilişkinin ameli özerk bir alan yapmaya izin vermediğini savunur. O nedenle mesela namaz kılmayan birisi dinden çıkmış demektir ve hakkında fıkhın mürted hükmü uygulanmalıdır.

Görüldüğü gibi tartışma aslında, dinî geleneğin korunmasında inancın başkalaşmasını tehdit olarak görenler ile böyle bir tehditten kaygı duymayanlar arasındaki yaklaşım farklılığından ibarettir. Belki “mürcie” akımı, fazlasıyla bireysel din anlayışı örneği olarak tescil edilebilirse de Maturidilerin yaklaşımında ilahi iradeyi semadan yere ve belli temsilcilerin yetki alanına indirmeme endişesinin de etkili olduğu düşünülebilir.

Bu elbette ki ayrı bir tartışmanın konusudur.

Amelin imanın bir parçası olup olmadığı meselesinin kelam alanındaki önemi, söylediğimiz gibi, inancın değişim veya oluşum sürecinin ana arterini oluşturan bir tartışma olmasındandır.

Seneler önce (80’lerin başı), adı İslamî kesimin içinde sayılan bir gençlik grubunun yönetici kademesinden biriyle o günlerde ortaya attıkları bir görüşü tartışıyorduk. Onlara göre “darül-harp”te fıkhi muameleler gibi ibadetler de tatil olabilirdi. Nasıl ki böyle bir yerde müminler fıkhı hakim kılmak yerine İslam’ın inancını ihya etmekle uğraşmalılarsa ibadetleri hayata geçirmeye uğraşmak yerine tevhidi egemen kılmaya mesai ayırmalıydılar.

Yani bir tür “ameller füruattandır” görüşüydü söylediği, ama dinin kavramsal dilini iyi bilmediği için böyle ifade edememişti o genç. “Füruat” meselesini kavramsal temelde ifade etmek, İslam’ın şiarlarından (Arapça ezan, KURBAN gibi) başörtüsünü konu ederek, 28 Şubat askeri darbesi koşullarında Fethullah Gülen’e nasip oldu!

Sözkonusu grubun yöneticisine amellerin imanın parçası olmamakla birlikte Ehl-i Sünnet içinde namaz kılmayanların mürted sayıldığına dair görüşler bulunduğunu hatırlattığımızda “Ama ben Hanefiyim” deyiverdi.

Söylemek istediği kuşkusuz namaz kılmadığı için mürted sayılmaması gerektiğiydi ama “Hanefiyim” itirazını kullandığı yer, namaz kılma farzına uymayabileceği, daha genel olarak da amellerin darül-harpte tatil edilebileceği görüşünü temellendirmeye çalıştığı noktaydı.

80’li yılların başından aktardığım bu yaklaşım, İslamî geleneğin içinde kabul edilen görüş ve yaklaşımlardan çok farklı yeni bir kelam inşa etme denemesinin numulerinden biri sayılabilir.

Amelin imanın parçası olup olmadığı yönündeki tarihsel tartışmalar arasında İbn Teymiyye (vefatı 1328) ilginç ve kritik bir soruyla münakaşaya katılmıştı: Mümin eğer Kur’an’ı çöpe atarsa, bu ameli onun imanına son verir mi vermez mi?

Öyle anlaşılıyor ki İbn Teymiyye, amelin imanın bir parçası ya da sonucu (veya ürünü) olduğu yolundaki seçeneklere üçüncüsünü ekleyerek ameli "imanın göstergesi" sıfatıyla yeniden tarif etmiştir. Ona göre amel imanın parçası olmayabilir ama kesinlikle göstergesidir! Nitekim Kur’an’ı çöpe atma ameli, imanın mı göstergesidir, yoksa imansızlığın mı?

Ameller ile iman arasındaki bu gösterge ilişkisinin çok önemli olduğunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü İslam tarihindeki trajik olaylarda hep bu tartışmaya atıfta bulunulmuş, mesela Hz. Hüseyin’i katleden Muaviye oğlu Yezid’in (ölümü 683) mümin mi kâfir mi olduğu, Ka’be’yi mancınıkla yakıp yıkan Emevi valisi Haccac’ın (ölümü 714) bu amelinden dolayı dinden çıkıp çıkmadığı gibi tartışmalar daima bu eksende tartışılmıştır.

Bu tarihsel ve teorik çerçeveye dikkat edildiğinde Gülen Hareketi’nin, uluslararası siyasetin verili durumuna dair ameller dolayımıyla yeni bir kelam inşa etmeyi sürdüren bir akım olarak tarif edilmesi gerekecektir.

Gülen Hareketi’nin sürekli ABD-İsrail ekseninin menfaatine uygun tutum içinde olup sürekli bu eksenin karşısındaki direnç odaklarının aleyhine çabalaması kesinlikle gözlemlenebilir bir kelami değişim ve başkalaşma ile sonuçlanacaktır. Hareket’in Türkiye içindeki politik gerilimlerde ve uluslararası destek için yardımına başvurduğu liberallerin de bu başkalaşmada belirleyici rol oynadıklarına kuşku yoktur.

Önce siyasi tutum, sonra üslup, ardından da nihayet inanç başkalaşmakta; bu yeni inancı kuran kelamın gereği olarak bu kez döngü birtakım göstergelerle tamamlanmaktadır.

Gülen Hareketi’nin nasıl olup da İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliama dünya Müslümanları gibi tepki vermek yerine İsrail-ABD ekseninin söylemini tekrarlayan bir tutum, üslup, hatta inanç geliştirdiğini sorgularken kelamdaki dramatik değişim gözardı edilmemelidir. Kelam disiplininde pergelin sabit ucu yerinden oynadıktan sonra artık karşımıza çıkan tuhaf örneklerin tümünün şaşırtıcılığı olmaması icabeder. Zaten o noktadan sonra, mesela Filistin’in 1918’den başlayarak bugüne kadar yaşadığı serüvenin ve gerçekliğin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü verili durum ABD-İsrail ekseni tarafından inşa edilmektedir ve o durum da tarihsel gerçeklerin silinmesi, belleklerin temizlenmesi ve bu yeni hal üzerine yepyeni bir gerçeklik kurulmasıyla ortaya çıkmıştır.

Öyleyse verili durumda Hamas’ın terörist veya suçlu görülüp İsrail’in saldırganlığının asıl sorumlusu olarak Hamas’a işaret edilmesi, hatta sapmanın çapını iyice büyüterek (İsrail’den öğrenildiği üzere) İran, Suriye ve Hizbullah’ın da suçlular listesine kaydedilmesi doğaldır. Nitekim Zaman gazetesi yazarlarından biri, İsrail’i resmen tanımadığı ve dolayısıyla Müslümanları siyonist rejimin işgaline karşı direnişe çağırdığı için İran’ı İsrail’in müttefiki ilan etme çıtasına kadar ulaşabilmiştir.

Aslında burada sözkonusu edilen “İran-İsrail ittifakı” sadece burada kalmayıp dünyanın hemen heryerindeki milyonlarca Müslümanı da içine alacak kapasitede bir ithamdır, ama yazar, işi buraya kadar vardırmış olduğunun ya farkında değildir, ya da bunun bir sorun olduğunu düşünmemektedir. İsrail’in işgaline ve saldırganlığına boyun eğmeyip Filistin topraklarının kurtulması için ebedi mücadeleden yana olan Müslüman dünyanın ezici çoğunluğunu da bu tavrı nedeniyle tek kalemde İsrail’in müttefiki ilan etmiş olmasını soru olarak yöneltsek herhalde “so what! diyecektir, yani “öyleyse ne olmuş!”

Gülen Hareketi’nin yeni bir kelam mezhebi olması, yani yeni bir kelam inşa ederek yoluna devam etmesi dünyadaki diğer Müslümanlardan ayrı ve bambaşka bir şey yapıyor olmayı bu kelamın müntesipleri açısından acaip sayılmaktan çıkarmaktadır.

Yoksa İslam Ulusu hareketi, kendileri dışındaki Müslümanların orucu nasıl tuttuğunu, camilerde nasıl ibadet ettiklerini, Ramazan’ın hangi ay olduğunu bilmiyor mu? Elbette ki biliyorlar ama kendi kelamlarının sonucu veya göstergesi olan tutum ve tavırlar, zaman içinde üslup olarak benimsendiği ve yine tedricen inanca dönüşerek içselleştirildiği için “barış ve sevgi” milletinin diğer Müslümanlardan farklı olmasında bir sorun görmüyorlar. Hatta belki de bu farklılıklarını korumak için diğer Müslümanlar ve İslam’ın bilinen geleneklerinden ayrı hareket etmeyi özellikle önemsiyorlar.

Amellerin imana zarar verip vermeyeceği meselesi Kur’an’daki pek çok ayette (mesela faiz, zekat, sadaka, servet biriktirme vs. mevzularında) izlenebilir. Ama galiba modern zamanlarda bundan da önemlisi, göstergelerden hareketle inancın nasıl dönüşüp başkalaştığına ilişkin kelam disiplini içinde bazı yorumlar yapabilmektir. Gülen Hareketi’ni konu alan (özellikle yabancıların yaptığı) bazı çalışmalarda satır aralarında bu değişme ve başkalaşmanın coşkuyla kutlandığı açıkça görülebiliyor.

Biliyoruz ki Gülen Hareketi’nin önde gelen isimleri, burada yaptığımız yoruma ve bu tür yaklaşımlara Hareket’in görünür yüzünün neden olduğunu, ama görünmeyen yüzün bunun tam aksi özellikler taşıdığını söyleyerek mukabelede bulunacaktır.

Belki de onlar haklıdır ve gerçek budur.

Fakat herşeye karşın bu kişilerin hiç anlamadığı, göstergelerin içsel bünyeden özerk olmadığını kanıtlayan onlarca örneğin her gün Hareket’in medyasında yaşanması, Hareket’teki kelami dönüşümün, Türkiye’nin veya yurtdışında herhangi bir ülkenin en ücra köşesindeki tekil bireyde bile doğrulanmasıdır.

Bu kapsamlı örneklem evrenine bakınca Gülen Hareketi’ndeki takiyyenin muhalif ve muarızların mahallesine yönelik değil, içinden çıktığı mahalleye dönük olduğu ortadadır.

İsrail’in varlığını kabul etmediği, İsrail’le barışa yanaşmadığı ve direniş gösterdiği gerekçesiyle Filistinlileri veya İran’ı suçlayan yazar, çocuklarını bundan başka bir bilgiyle mi donatıyor sanıyoruz? Onun bu fikirlerini Hareket’in gazetesinde yazması, benzer görüşlerin Hareket’in diğer medya organlarında dile getirilmesi, ama buna karşılık o görüşü eleştirip yanlışlığını gösteren hiçbir yoruma bu yayınlarda yerverilmemesi nasıl bir kelami dönüşüme zemin hazırlayabilir ki!

Ama hepsinden de önemlisi, Hareket’in lideri Fethullah Gülen’in, göstergeler ve amellerle ortaya çıkan tutum, üslup ve inanç değişmesi ve başkalaşmasını onaylama anlamına gelecek sessizliğidir. Gülen, bugüne kadar ne kendisi hakkında Gülen Hareketi’nin medyasında yeralan abartılı ve tuhaf değerlendirmelere, ne de mesela Filistin konusunda dünya Müslümanlarının yanında olmamak bir yana, ABD-İsrail ekseninin söylemini tekrarlayan görüşlere itiraz etmemiştir.

Gülen Hareketi’ni bilimsel bir çalışmaya konu ederken yabancıların veya seküler çevrelerin Hareket’in kendi amaçlarını olumlayan işlevselliğine vurgu yapması anlaşılabilir bir şeydir. Ama asıl, Hareket’in yararına olacak ve kendisi için işlevselliğine vurgu yapacak şekilde yeni kelam inşası meselesine kafa yorulması gerekir.

Son Güncelleme : 03-06-2009 11:49

   
Quote this article in website
Favoured
Print
Send to friend
Related articles
Save this to del.icio.us

Anahtar kelimeler : Kenan Çamurcu


Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2010 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Kimler Sitede?

Şuanda 14 misafir bağlı

Köşe Yazarları

Image
Tarikat mı Sakın Ha!
Image
Araçsal aklın sefaleti ve İslâm'ın "ufuklar"ı
Image
Cennete de Cehenneme de Götüren Füze: ZAMAN
Image
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Image
İslam ve İctihad
Image
En büyük fetih, insanın kendi vücudunda yaptığı fetihtir!..
Image
Gazze'de insan kanı sudan ucuz mu?
Image
HAKLA BÂTILIN KOALİSYONU: UZLAŞMA
Image
Çağ tutulması
Image
ALLAH'I HAKKIYLA TAKDİR ETMEK
Image
İNSANI İNSAN YAPAN ÖZELLİKLER
Image
Peygamberimizi sevmek